Ölüme Boyun Eğmeyen Adam-Jack London

Bu şarkıyla okuyabilirsiniz 🙂

 Yalan yok kitaba biraz da ince olduğu için başlıyorum. Bir de uzun zamandır Jack London okumamıştım. Fakat kitabın yarısında kitabı aslında daha önceden okuduğumu farkediyorum. Çok saçma. Nasıl olur da okuduğum bir şeyi adını bile hatırlamayacak kadar unutmuş olabilirim? İki seçenek var. Ya kitap akılda kalacak kadar güzel bir kitap değil.(kime göre neye göre?) ya da zihnim o kadar dağınıkmış ki ben sadece okuduğumu sanmışım. Böyle bir kitap için,unutma sıkıntısını yaşıma veriyorum. Bana göre,basit bir hikaye gibi gözükse de,altında son derece derin ve yaşamsal felsefeler yatan bir kitaptı. Neyse çok uzatmadan özet kısmına ve benim kendimce çıkardığım anlamlara geçelim. Kendimce diyorum çünkü belki de yazarın böyle bir alt metin,ana fikir kaygısı yoktu. Belki de o salt hikaye anlatıyordu. Sen ne düşünüyorsun?

   ÖZET

  Kitap üç ayrı hikayeden oluşuyor. İlk hikaye soğukta hayatta kalmaya çalışan bir adam ile ilgili. Bill adındaki arkadaşıyla kayıp yeri arıyorlar. Ulaşmayı bekledikleri yere gitmek için çabalayıp   zor şartlarda ilerliyorlar. İlerlemek için adam sürekli yüklerini azaltıyor. Hava şartları çok kötü kar yağıyor ve dağın etrafında yürüyen bir adam. Yara bere içinde kalmış. Bir gün bileğini burktuğunda arkadaşı Bill arkasına bile bakmadan ilerlemeye devam ediyor. Bir süre sonra gözden kayboluyor ve adam onu bulamıyor. Açlık,soğuk ve zor şartlar baş gösterdiğinde adam arkadaşını umursamayı bırakıyor. Artık onun için önemli olan hayatta kalmak ve gideceği yere ulaşmak. Yükü daha da ağır geliyor, geldikçe bırakıyor ve bıraktıkça hiçbir şeyi kalmamaya başlıyor. Yaralarını battaniyesinden yırttığı parçalarla sarıyor. Susuz kalıyor. Bazen o  kadar aç kalıyor ki hiç gücü olmuyor. Serap görüyor belki zaman zaman.

 Sürünerek ilerliyor ve bulduğu her şeyi yemeye çalışıyordu. Dış görünüşü gittikçe tuhaflaşmıştı. Korkunç bir şeye benziyordu. Bir yerde bir ceset buldu. Daha doğrusu bir kemik yığını. Bunun arkadaşı Bill olduğunu düşündü fakat önemseyecek durumda da değil. Bir kurt köpeği görüyor o da onun gibi cılız ve halsiz kalmış. O da bir şeyler güçsüz düşsün de yiyeyim diye bakıyor. Adam da köpekte birbirlerinin tökezlemesini bekliyor. Bahar ayı gelmiş karlar ve buzlar erimişti. Adam ilk önce serap gördüğünü düşündü ama hayır değildi. İlerde bir gemi vardı. Kaybolmuş ülkeden umudu kesmişti. Kendisini kurtarması gerekiyordu. Kimi zaman hızlı hızlı kimi zaman sürünerek ilerledi. Kurt ise onu merakla takip ediyordu. Şayet bu kurt kendi gücünde olsaydı adamın kemik yığını orda duruyor olurdu. Adam bir kayalığın oraya yığıldı bir ara. Kurt ise bunu fırsat bilip adamın üzerine çullandı ve boğuşmaya başladılar. Kurt adamın boğazını yakalamaya çalışıyordu. Yakaladığı anda adam da kurdun boğazına dişlerini geçirdi. En sonunda adamın ağzına sıcak bir şeyler aktı. Bu savaşın galibi o olmuştu ve hayatta kalmıştı.

  HİKAYENİN SONU

Adam gemiye ulaşıyor fakat baygınlık geçiriyor. Hastanede gözlerini açıyor. Bir süre sürekli aç kalma korkusuyla yaşıyor. Tıka basa doysa da bir süre bu his geçmiyor. Sürekli ceplerine yiyecekler saklıyor. Bir süre geçtikten sonra hayata adapte olup normale dönüyor.

İKİNCİ HİKAYE

 İkinci  hikaye ise Buck adındaki bir köpeğin başından geçen olayları konu alıyor. Buck bir yargıç köpeği. Güneyde yargıcın yanında rahat bir şekilde hayatını sürdürüp yargıcın torunlarıyla ilgilenip,avlarda yargıcın yanında bulunuyordu.

 Bir gün yargıç hiç görmediği adamlarla anlaştı ve Buck’ın hayatı geri dönmeksizin değişti.

 Kırmızı kazaklı adam şiddet yanlısıydı. Buck’ın gururu kırılıyordu. Asil bir köpekti. Rahata alışkındı ve hiç hakketmediği (aslında neredeyse hiçbir canlının hakketmediği) hareketler görüyordu. Yargıç ona hiç böyle davranmıyordu.

  Direnmeye başladı fakat işe yaramadı. Direndiğinde sopa yedi. Ona hak vermiyordu. Ondan yana değildi. Fakat onu dinlemek zorundaydı. Çünkü elinde sopa vardı. Kırmızı kazaklı eli sopalı adamı dinlemek zorundaydı. Onun dediği kanundu. Kapatıldıkları yerde onun gibi bir sürü köpek vardı ve her gün yenileri ekleniyordu.

 Kırmızı kazaklı adam bir gün birileriyle konuştu. Konuşmanın ve alışverişin sonunda o ve iki arkadaşı bilmedikleri iki adamın yanında yola çıktılar. Bu adamlar kırmızı kazaklı adama göre daha sevecenlerdi. Buck için asıl macera şimdi başlıyordu.

  Buck artık bir kızak köpeği olmuştur. Tabi hemen değil. O güneyliydi ve rahatına düşkündü. Vücudu bile bu iş için uygun değildi. Ondan önce orda olan Eskimo köpeklerine merakla bakıyordu. Beraber getirildiği iki arkadaşından biri sıcakkanlı bir şekilde yaklaşınca bunu tehdit olarak algılamışlar ve iki dakika içerisinde köpekten geriye pek bir  şey bırakmamışlardı. Buck alışmasının çok zor olacağının farkındaydı. Spitz, Solleks ve Dave isminde köpeklerin de bulunduğu bir gruptaydı. Solleks ve Dave yerlerinden kalkmayı çok sevmeyen uyuşuk köpeklerdi. Solleks’in sol gözü kördü. Spitz ise çok sinsi bir köpekti fakat takım lideri oydu. Çünkü uzun zaman farklı farklı yerlerde kızak çekmişti ve bir sürü köpekle dövüşmüştü. Lider olmaktan gurur duyuyor ve üstünlük taslıyordu.

 Buck ilk başta ortama uyumsuz olsa da çok zeki bir köpekti ve her şeyi hızlıca anlıyordu. Soğuktan donduğu bir gece arkadaşlarının karın içinde uyuduğunu görünce öyle yapmaya başladı. Kasları kemikleri gittikçe daha da güçleniyordu. Eskimo köpekleri alışkın oldukları için daha az yiyecekle ayakta kalabiliyorlardı fakat bu Buck ve diğerleri için mümkün değildi. Bir gün Spitz’in yiyecek çaldığını görüp onu kınıyor ama daha sonra aynı hareketi o da yapmak zorunda kalıyor. Suç saf bir köpeğe kalıyor hep. Kötü bir şey bu ama kendisine engel olamıyor. Demek ki doğanın kanunu bu diyor. Asil olarak hayatta kalamam diyor.

 Çok zeki bir köpek demiştim. Dave ve Solleks ona kızak çekmekte yardımcı oluyorlar. Hata yaptığında dişlerini geçirerek uyarıyorlar onu. Dave ve Solleks son derece uyuşuk,isteksiz görünen iki köpek. Fakat iş kızak çekmeye gelince bir anda neşeleniyorlar ve bunu bir gurur meselesi olarak görüyorlar.

 Buck zeki bir köpek olduğundan ve artık yaşama amacını bulduğundan dolayı dikkat çekiyordu. Spitz ile sürekli çekişiyorlardı. Spitz yerini kaybetmek istemediği iiçin Buck ise lider olmak istediği için o büyük günü kolluyorlardı. İkisi bir gün savaşacak ve bir kişi galip gelecekti. Zaten grupta iki lider fazlaydı.

 Savaştıkları gün galip gelen Buck oldu. Grup tekrardan eskisi gibi enerjik oldu. Fakat işleri bittiğinde köpekler başka birilerine satıldı. Ve onlar-üç kişiydiler- bilgisizliklerinden dolayı, yorgun olan köpekleri iyice yordular. Hor kullanıp,canlarını iyice yaktılar. Her şeyi bildiğini sanan küstah bir aileydi ve kızak hakkında hiç bilgileri yoktu. Yeni köpekler gitti,eskilerin bazıları öldü. Köpekler iyice yoruldu ve bitkin düştüler.

 Buck da günden güne eridi. Aç kalıyordu,üzülüyordu, yaşadığı hakketmediği şeyler gururunu kırıyordu.

 Günlerden bir gün Buck isyan etti ve sopaya karşı bile kılını kıpırdatmadı ve şiddet görmeye başladı. Daha sonra John Thornton onu bu zalim insanların elinden zorla kurtardı. Zaten birkaç dakika sonra bu zalim,tuhaf,bilgisiz aile ve zavallı birkaç köpek buzun kırılmasıyla suya gömüldüler.

 Buck’ın bundan sonraki hayatı John Thornton’la geçmeye başladı. Ona büyük saygı ve sevgi duymaya başladı. O ne derse yapıyor sadece onun sözünü dinliyordu. Yargıçtan bile göremediği saf sevgiydi bu. Hatta onun için bir keresinde 500 kilo yük bile taşıdı. Ona zarar vermeye kalkanların canına okuyordu.

 Bir gün yolda,kamp attıkları yerde Buck içinde vahşi doğanın çağrısını duyuyordu. Onu orada tutan tek şey John Thornton’du. Bir kurtla arkadaş olup onunla günler geçirdi fakat sahibini özlemişti. Hayatı hakkında ikilemdeydi. O artık eski uslu evcil güneyli köpek değildi. Kanında vahşet vardı. Sahibinin yanına döndü.

 Ormanın içinde o ulumaları duyuyordu hep. Bir gün tekrar gitti fakat döndüğünde acıyla karşılaştı. John Thornton, diğer köpekler,diğerleri ölmüştü. Çevredeki kabile onları öldürmüştü. Buck öcünü almaya yemin etti. Ve aldı da. Kabileden olan neredeyse herkesi parçaladı. Ve ormana diğer kurt kardeşlerinin yanına gitti. Efsanesi ise dillerden dillere dolaştı. Ara sıra uluması duyuluyormuş.

 Diğer hikayeyi açıkçası okudum ama pek anlamadım onu tekrar okuyacağım.

ELEŞTİRİ

 Kitap üç kısa hikayeden oluşuyor. İlk başta üç hikaye bağlantılı sandım ama değilmiş. Yazar en çok Buck’ın hikayesine değinmiş. Açıkçası benim için en akıcı geçen de oydu. Sürekli kafamda ilk hikayeyle bağlantısı var mı diye düşündüm.  Neredeyse sonuna kadar anlamadım hatta.

 Hikayeler belli bir alt metinle mi yazılmıştı bilemiyorum ama ben kendime göre alt metinler çıkardım. Kişiden kişiye değişebilecek şeyler var bu kitapta. Yani bana yanlış gelen şeylerin dersini veriyor fakat bu herkese yanlış gelen bir şey olmayabilir. O kişiler için birer ders olmayabilir.

 Kitap inceydi ve akıcıydı. Hızlı okunursa bir günde bile bitebilir. Alakasız olabilir ama köpeklerin doğasını anlamak için de güzel bir kitap bence. Onlara yapılan davranışları onların gözünden görmek gibi. Yazar bunu bize çok iyi aktarmış. Yani iyi gözlem yapmış. Zaten Beyaz Diş kitabından da anlıyoruz. Okunabilir,akıcı ve sürükleyici bir kitap.

iyi okumalar xx

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın