Okuyabildiğim kadar kitap okumaya çalışıyorum. Sayısı önemsiz. Ne kadar çok ,güzel ve farklı kitap okursam o kadar farklı fikirlere farklı insanlara farklı yaşamlara ulaşırım diye düşünüyorum.
O kadar hayatı kendi hikayelerimde yaşayamam fakat onlara seyirci olabilirim.
Bir yılım kalmış olsaydı eğer şimdiden çok farklı olurdum. Hislerimi baskılamadan yaşardım mesela. Şimdi balkona çıkıp soğuk havayı ciğerlerime doldururdum üşümekten korkmayarak. Üşüyerek yürüyen ve gideceği yerlere hızla yetişmeye çalışan insanları daha çok incelerdim. Gözlerimi kapatırdım bir süre. Hislerimin bana anlatmaya çalıştıklarına kulak verirdim. Midemdeki o beni en olmadık zamanlarda yoklayan acının bana söylediklerini dinlerdim. Olduğum yerde yere çöküp bir süre yorgunluğumun ve kırgınlığımın gözlerimden akıp gitmesine izin verirdim. Derin bir iç çekerdim. Telaşa kapılmadan önce hiç bitmeyecekmişcesine verdiğim savaşın anlamsızlığının altında kalışım ilk defa bu kadar hafif gelir. Gökyüzü bir anda gözümün önünde ayrılıverir. Hadi al beni derim. Al yut beni. Olsun bir an önce. Olacaksa bir film şeridinin geçişi kadar hızlı olmalı derim bence. Sayılı gün çabuk geçer de. İnsan nasıl sabretsin.
Yürürdüm ki biraz düşlerimin kıvrımlarında dans ederdim. Kötülerden, kendini bilmezliğiyle her şeyi bilmesinin ters orantıda olduğu insanlardan yine tiksinirdim. Daha çok dikkat ederdim yardım çağrısı veren her göze. Yüksek kahkahalarla gülen o suratların kalbindeki acıyı fark ederdim belki. Dalgaların süpürdüğü sahilde yürürdüm. Ayakkabılarımı da çıkarırdım. Ayaklarımın altındaki birbirinden farklı boyuttaki çeşit çeşit taşların soğukluğu cezbederdi beni. Burnumdan içeri süzülen deniz kokusunun farkına varır ve keyfini çıkarırdım. Biraz oturur dinlenirdim. Dinlenemediğim her an için birer dakika daha dinlenirdim. Hatta uzanırdım boylu boyunca. Kadrajımda artık gökyüzü olurdu. Kuşların süzülüşünü izlerdim. Kuşlar süzüldükçe damlalarda gözlerimi terk ederdi. Dudaklarım gülümsemeyle kıvrılırdı. Belki şu göğsümdeki oturup kalmış zaman zaman kendini hatırlatan o yumru beni terk ederdi de bende yine nefes alırdım. Yoldan geçen kimsenin haberi olmazdı. Bu kendim ve ben arasında bir sır olurdu. Onlar hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadıkları hayatlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi. Zaten söylesem de deli derlerdi.
Söylesem kimlerin üzüleceğini de hesap ederdim. Herkes üzülür tabi. Gençti derler. Bundan bahsetmiyorum. Kalbinde sızı hisseden, gittiğimde boşluğumda kavrulacak olanlardan bahsediyorum. Pek kişi olmaz zaten. Hayatlarının ucuna dokunmadıklarım, vah vahçılar. Herkes her ölene derinden bir yas tutsa ömrü boyunca , hayatta kalmak çok zorlaşırdı zaten. Kontenjanlar sınırlı!
Home office stajyer olduğum bir haftadaydım. Evin bana ait olmayışından uzaklaşmak ve rehavetinden kurtulmak için sabahın köründe kahvaltımı yapıp ofise mesaiye gider gibi evden çıktım.
Günlük toplantıya katılmak için sessiz sakin bir yer ararken kahve dükkanına girdim. O saatte açık olması güzel bir şanstı. Yaşasın gitsin diye müşterinin gözüne bakmayan koltukları rahat kahve dükkanları!
Biraz geç kaldığım toplantı benim şansıma erkenden bitivermişti. İşe dair pek bir şey yapasım yoktu. Kafamı dinlemeliydim. Planım da belliydi. Sevdiğin şeyleri öğren işte. Biraz yazı yaz ve kendi alanını oluştur. Etrafa göz gezdirirken raftaki kitapları gördüm. En üstte Dr. Jekyll ve Bay Hyde yer alıyordu. Normalde başka bir kitap okuyordum. Fakat orada denk gelmişken ve kitabın sayfaları da bu kadar az iken(kısaltılmış versiyon mu bilmiyorum.) içimde oracıkta onu okuma isteği doğdu.
İstediğim gibi de oldu. Kitap öğle vakti bitti. İçinde sonunu merak ettiren gizemli bir öykü barındırıyor. Bir olay örgüsü.
Olaya deyimi yerindeyse paldır küldür dalınıyor. Olay örgüsü ilerledikçe kimin kim olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Süreç ilk başta Utterson ile Einfeld’in konuşmasıyla başlar. Adamın biri yoldan geçerken küçük bir kız çocuğuna çarpar ve kaçar. Fakat Einfeld onu yakalar ve kızın akrabalarıyla beraber etrafını sarar. Bu bodur adamın suratı o kadar nursuzdur ki sanki dünyanın bütün kötülüklerini üzerinde barındırıyormuş hissi verir insana. Gören insanların içini bir tiksinti hissi kaplar. Olaydan kurtulamayacağını düşünen adam para teklif eder. Paranın kalanı için ise bir çek yazar. Ertesi gün almak için gittiği evin Dr. Jekyll’in evi olduğunu ve o adamın da Doktorun asistanı Bay Hyde olduğunu anlar. Utterson doktor arkadaşı için endişelenir.
Eve gidip kasasında sakladığı Dr. Jekyll’in ona vermiş olduğu vasiyetnameyi tekrar okudu. İlginç bir şey vardı. Doktorun ölmesi veya ortadan kaybolması halinde tüm mal varlığının Bay Hyde’a devredilmesini beyan ediyordu. Doktorun böyle bir şey istemesi çok tuhaftı. Hem neden ortadan kaybolma ihtimalini düşünüyordu ki?
Cinayet, şiddet kol geziyordu. Tarifler hep Bay Hyde’ı işaret ediyordu. Nursuz, kötü suratlı, bodur bir adamdan bahsediyorlardı. Utterson ise arkadaşı için endişe ediyordu. Böyle bir adamı yanında tutmasının sebebi neydi? Adam onu tehdit ediyor olabilirdi. Belki de geçmişte gençlik ateşiyle yaptığı bir hatanın cezasını çekiyordu. Vasiyeti o şekilde yazması için tehdit bile edilmiş olabilirdi. Ortadan kaybolma ile ilgili olan o madde zaten başlı başına böyle bir problem olduğunu gösteriyordu.
Jekyll tuhaf davranışlar sergiler. Zaman zaman ortadan kaybolur. Arkadaşlarını görmek istemez. Onu seven arkadaşları ise hala endişelenmektedir. Fakat son zamanlarda düzelip aralarına geri döner. Utterson, Lanyon ve Jekyll iki ay boyunca neredeyse her gün vakit geçirir, tıpkı eski günlerdeki gibi.
Doktro iki ay sonunda bir gün arkadaşlarını tekrar görmek istemediğini söyler. Kimseyi görüşmeye kabul etmez. Utterson ve Lanyon’a birer mektup yollar. Fakat ölmeden okumamalarını söyler. Sadece şartlar değişmiştir. Ölmesi halinde her şey Utterson’a kalacaktır. Utterson şaşırır. Lanyon’a gittiğinde ise şaşkınlığı iki katına çıkar. Arkadaşını bulmak için yardımlaşma istediği Lanyon ondan nefret edercesine bahseder ve onun da bu olayın peşini bırakmasını ister.
Utterson artık iyiden iyiye Bay Hyde’ın Dr. Jekyll’i öldürdüğünü düşünür. Evine gidip kontrol etmek ister. Hizmetlisi de şüphelendiğini, doktorun bir haftadır özel odasından hiç çıkmadığını söyler. Yemeği alırken bile gözükmüyordur. Hizmetli ters giden bir şeyler olduğunun farkındadır ve bunu Utterson’a göstermek ister. Efendisine seslenir ve cevap aldığında farkı sorar Utterson’a. Adamın sesi tamamen değişiktir. Doktorun sesine benzemiyordur. Daha da ilginci geçen gün hizmetli efendisini anlık da olsa görmüştür ve o bodur ve kötü bakışlı çelimsiz adam efendisi değildir.
Utterson hizmetli ile beraber bir plan yapar ve kapıyı kırar. Yerde yatan ölü Mr. Hyde’ı görür. Muhtemelen doktoru öldürmüştür. Ya da doktor saklanmıştır. Her yere bakarlar fakat bir ceset bulamazlar. Odada duran mektubu okuduğunda olay anlaşılır.
Eğer olay örgüsünün çözüldüğü bölümü kitabı okurken kendiniz görmek istiyorsanız, kitabın sonunu şuan burada öğrenmek istemiyorsanız, bu bölümü geçmenizi öneririm.xx
Dr. Jekyll sevecen, iyi kalpli, vicdanlı, eğlenmeyi seven, dost canlısı ve başarılı bir doktordur. Fakat zamanla iki farklı kişiliği olabileceğini düşünür. Vicdanı kötü yönlerini bastırıyordur ve kötü de olsa bu onun bir parçasıdır. Bu tarafını bastırmadığı bir senaryo düşünerek yola çıkar ve o zamana kadarki bilgi ve araştırmalarıyla bir ilaç keşfeder. Bu ilacı ne zaman kullansa Hyde adını verdiği o kişi bedenine kötülüğün yansımasıyla ortaya çıkıyor ve bir insanın olamayacağı acımasızlıkta kötü bir insan oluyor. Jekyll sabahları araştırmalarına devam edip geceleri ise yaptığı kötülüklerden ve özgürlüğünden inanılmaz haz duyan bir katile dönüşüyordu.Son zamanlarda ise bu yanından iyice midesi bulanan Jekyyl bunu bir daha yapmama kararı alır ve kendi olarak kalmak ister. Bir kaç kere daha diğer tarafının yaşadığı hazzı özlemesiyle beraber ilacı kullanır ve Bay Hyde olur. Artık Bay Hyde olmayı istemediğine kesin olarak karar verdiği zaman ise iş işten geçmiştir. Çünkü önceleri Bay Hyde’a dönüşmek için ne kadar zorlanıyor ve yüksek doz ilaç kullanıyorsa artık kendi olmak için aynı oranda dönüştürücü ilaç kullanması gerekmektedir. Hyde o kadar kötüdür ve bundan haz duyuyordur ki bunu yapmak için her şeyi göze alabileceğini anlar Jekyll. Artık kendisi olamayacağını da biliyordur. Çünkü ilaç formülünde kullandığı bir ilacın piyasada artık katıksız hali kalmamıştır. İşe yaramasını sağlayan ise o ilacın katıksız olmasıdır. Elindeki son dozu dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmeyerek kullanır ve Utterson’un okuduğu mektubu kaleme alır.
Hadi biraz da üzerine biz düşünelim..
Jekyyl her insanın gözükenden başka yüzleri de olduğunu, içlerinde barındırdıklarını fakat bunu ortaya çıkarmadıklarını söylüyor. Peki bu yüzlerini ortaya çıkarsalardı ne olurdu?
Jekyyl kendi kişiliğine, yarattığı bilinirliğine gölge düşürmeden tamamen kendinden bağımsız bir kişi yarattığında bundan son derece haz duydu ve bu onu neredeyse son ana kadar etkilemedi. O zaman kendi bedeninde onu bu durumdan alıkoyan şeyler neler olabilir? Ya da iyiliği tamamen kendi isteğiyle mi seçmiş yoksa dış etkenlerin bunda payı var mı? O zaman bu gerçek iyilik midir?
Birileri bizi izlemiyorken, görünmezken veya kendi benliğimizden, bedenimizden uzaktayken bazı şeyleri daha mı çekinmeden ve kolayca yapabiliriz? Günümüzde bunun örnekleri var mı? İnsan vicdanen bastırılmadığı zaman başkasını incitmekten ve kötülükten çekinmeyebilir mi?
Bu soruların cevaplarını isterseniz bana iletin, isterseniz de sadece kendi içinizde düşünün.. Sizi SEVİYORUM XX
“Basil Hallward, ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda…” -Oscar Wilde
Kitap Basil Hallward ile açılıyor. Basil yetenekli bir ressamdır. Henry ise Basil’in arkadaşıdır.
Henry Basil’de bir değişiklik olduğunu fark eder ve değişiklik onu meraklandırır. Basil ise Henry’nin sebebi öğrendiğinde bozabileceğini düşündüğünden dolayı pek de söylemek istemez. Fakat yine de söyler.
Dorian Gray de Basil’in arkadaşıdır. Öyle bir güzelliğe sahiptir ki Basil’e sonsuz ilham vermiş ve sanatını beslemiştir Dorian. Basil’in sanat aşkı dolup taşıyor, Dorian’ın güzel ve kusursuz görüntüsüne hayranlık duyuyordur. Dorian onun için bulunmaz bir kaynaktır.
Basil Dorian’ın portresini çiziyordur. Henry Basil’in hayranlık duyduğu bu genci merak eder ve onunla tanışmak ister. Ressam bunu istemez çünkü Henry’nin çocuğun masum ve kirlenmemiş zihnine girip nu masumiyetini bozacağını düşünmektedir. Fakat Henry’yi engelleyemez. Yine de onu,sanatının yeni ilham kaynağı olan saflığı bozmaması konusunda uyarır.
Çocuk o kadar masum ve saf güzelliğe sahiptir ki, böyle güzel bir şeyin elinden tek bir kötülük gelmeyeceğine herkes emindir. Yüzünde resmen yaşanmamışlıktan ileri gelen bozulmamış bir bakış oturmuştur. Onda herkesi çeken ve hayran bırakan bir şey mutlaka vardır.
Dorian zengin ve asil bir aileden gelir. Annesi dedesinin istemediği bir evlilik yapar ve bu evlilikten Dorian dünyaya gelir. Ailesi hayatını kaybedince Dorian varlıklı dedesiyle yaşar. Bu zenginliğin tek mirasçısıdır. Dedesi Dorian’ı pek sevmez çünkü annesinin dayanılmaz güzelliğini almıştır ve ona annesini hatırlatır. Daha sonra da bu zenginlik sadece ona kalır.
Henry Dorian’la sohbet etmeye başladığında Dorian o zamana kadar hiç gerçekleşmemiş olan aydınlanmaları yaşadığını hisseder. Henry sözleriyle onu etkisi altına almıştır. Basil’in korktuğu başına gelmiş ve Henry Dorian’ı zehirlemiştir ona göre. Dorian artık hiçbir zaman önceki kişi olamayacaktır. Henry Dorian’ı sever ve ona kendince yaşamın gizlerini göstermek ister. Bunlara aç olan o ruhu doyurmak ve yol göstermektir amacı. Aynı zamanda kurnaz biridir de. Sözlerini söyler ve etkilerini izlemek için köşesine de çekilir.
Zamanla Dorian Henry’ye hayranlık duyar ve Basil’den de iyi dost olur onunla. Onun sözleri çok hoşuna gider. Her söylediği etkiler. Her söylediğiyle yol gösterir.Sözleriyle birlikte Dorian’ın önem verdiği şeyler gençlik ve güzelliktir artık. Bu iki erdeme taparcasına önem verir.
“İnsanın kendini suçlamasının keyif veren bir yanı vardır. Kendi kendimizi suçladığımız zaman başka birinin bizi suçlamaya hakkı kalmadığını düşünürüz.”
Bu iki erdem için ruhunu satmaya hazırdır artık. Bunu kaybetmemek için şeytanla resmen bir anlaşma yapar ve hayatını zevk ve heyecandan ibaret kılar. Bunu elinden alacak herhangi bir şeye de izin vermemeye ant içer resmen.
Dorian gittiği tiyatroda Sibyl Vane isimli kızı görür ve ona hayran kalır. Deyimi yerindeyse aşık olmuştur. Her akşam onu izlemeye gider. Bu tabi oradakilerin de dikkatini çeker çünkü Dorian’ın gittiği her yerde kendini fark ettiren güzelliğinden bahsetmiştim.
Sibyl bu varoş yerdeki tek güzel şeydir. Her akşam bambaşka bir role bürünür. O rolü yaşar. Dorian yanındakilere bakmaz bile. Sahnede bir tek Sibyl vardır onun için. Tanışırlar. Sibyl de hayran olur Dorian’a. Ona “güzel prens” ismini verir. Evlenmeyi dahi düşünüyorlardır.
Henry bunun geçici bir heves olduğundan emindir. Basil ise böyle varoş bir kızın Dorian’a yakışmayacağını düşünür. Dorian ise Sibyl’i bir de sahnede tıpkı onun gördüğü ve aşık olduğu gibi görmelerini ister. İki arkadaşını oyuna götürür.
O akşam Sibyl daha önce hiç görülmemiş bir amatörlük ve bayağılıkla oynar. Dorian bile oyunun sonuna kadar kalmak istemez. Dünyası bir anda yıkılır. Arkadaşlarına da rezil olmuştur. Sinirlenir ve Sibyl’in yanına gider.
“Onu seviyorum,onun da beni sevmesini sağlamalıyım.Sen ki yaşamın tüm gizlerini bilirsin,söyle bana, nasıl bir büyü yapayım da Sibyl Vane beni sevsin? Romeo’yu kıskandırmak istiyorum.Tarihin ölmüş aşıkları bizim gülüşlerimizi duysunlar da hüzünlensinler istiyorum.Bizim ateşimizden bir soluk onların toprağına can versin, küllerini uyandırıp acı çektirsin istiyorum…”
Sibyl’in yeteneğinin arkasındaki şey tutkusudur. Oynadığı karakterleri rol olarak görmez adeta onlar olur. Her akşam başka birini yaşar. Bundan büyük haz duyar. Fakat artık gerçek aşkı tatmıştır. Onun için yaşamanın amacı olan büyük tutkunun yerini aşk almıştır. Dünyada daha çok seveceği bir şey olduğunu görmüştür. Bir daha eskisi gibi bir oyuncu olamayacağından bahseder.
Dorian’ın gözünde aniden küçülmüştür ve ona tiksinti vermiştir. Ağır konuşarak kızı oracıkta terk eder.
Sibyl’in kendini o gece öldürdüğü haberi gelir. Ne acıklıdır bu onun için. Henry ile sohbet eden Dorian bunun aptalca bir hareket olduğunu düşünür. Zavallı kız. Fakat onu ilgilendiren daha büyük şey ise konunun ucunun ona değip değmeyeceği. İçi rahattır çünkü kız onu sadece “Güzel Prens” olarak tanıyordur.
Seneler seneleri kovalar. Dorian bir sürü zevki tadar bu süreçte. Sanatla,müzikle, tarihle hatta bilimle bile içli dışlı olmuştur. Ona zevk veren her şeyi tatmak için uğraşmıştır. Henry ile de arkadaşlıkları devam etmiştir. Fakat Dorian’ın ünü hiç iyi yayılmamıştır ve herkes onun hakkında anlam veremediği şekilde kötü dedikodularyayıyordur. Zamanla o da kulaklarını bu söylentilere tıkamıştır. Ne kadar dostu varsa Henry ve çevresi dışında, ona sırt çevirmiştir. Aileler masum kızlarını ondan uzak tutuyor veya uğursuzluk ve kötülük getirmesin diye evlerine almak istemiyorlardı. Ona selam vermiyorlar hatta bazı eski dostları onu görünce mekanı terk ediyorlar, burun kıvırıyorlardı. Onda bir kötülük vardı.
Bunun yanında onun gibi olmak isteyen, hayranlık duyan,özenen bir sürü insan vardı.
Basil’in yaptığı portre Dorian’ı ürpertiyordu. Bir daha hiç düzelmemek üzere bozulmuş Dorian gözüküyordu portrede. Senelerce herkesten titizlikle saklamıştı bu lanetli portreyi. Bir daha hiç o kadar genç olamayacaktı. Ama gözlerinde değişik bir his vardı. Saf kötülük vardı sanki. Utanıyordu.
“Bunu gece günlüğüme yazacağım.
” “Neyi?”
“Ateşten yananın ateşe doymadığını.”
Zamanla dostu Henry’nin yüzü buruş buruş olmuşken Dorian’da ufak tefek çizgiler çıkmıştı. Yaşına göre fazlasıyla genç gözüküyordu. İzlediği yol başarılı olmuştu. Yaşamın heyecanını ve zevkini tatmak,haz almak onun genç kalmasını sağlıyordu. İyilik yapmak ve iyi biri olmak zorunda değildi. Onun için haz kötülükteydi.
Bir gün Basil ile denk geldi. Görmezden gelmek istedi fakat Basil zaten onu bulmak istiyordu. Onunla konuşmak için evine gitmişti saat 11de ve bulamayınca çıkmıştı. Dorian pek istemese de Basil Paris’e gitmeden önce Dorian ile sohbet etmek istiyordu. Ona soruları vardı.
Dedikoduların doğru olduğuna inanmıyor fakat Dorian’dan duymak istiyordu. Dorian ise verdiği öğütlerden sıkılmıştı. Ona güzelliğin çok önemli ve korunması gerektiğini Basil aşılamıştı. Bu laneti o vermişti. Bu fikir onun hayatını ele geçirmişti. Basil her şeyin suçlusuydu! O portreyi yapmıştı. Öğütler vermişti. Dorian Basil’e ona yaptığı şeyi göstermek istedi. Portreyi açtı ve Basil şok oldu. Yüzündeki saf kötülük apaçık belliydi. Dorian nasılsa portre o hali almıştı sanki.
Dorian içinde korkunç bir sıkıntı duyar ve midesi bulanır. Bıçağı kaptığı gibi Basil’i öldürür. Bundan asla pişmanlık duymaz. Haz bile alır. Basil suçluydu sonuçta. Kan olmasa uyuduğunu düşünebileceklerini bile düşünür. Kimse onun bunu yaptığını bilmiyordur. Delilleri ortadan kaldırmak için artık onunla konuşmayan eski dostunu çağırır ve ikna eder. Kimya ve bilimle ilgilenen Alan Campbell’den cesedi ortadan kaldırmasını ister.
“Sevmekten vazgeçtiğimiz insanların duygularında her zaman bize gülünç gelen bir şeyler vardır.“
Görev başarıyla tamamlanmıştır fakat Basil’in yüzü Dorian’ın gözünün önünden gitmez. Kimse anlamadan tamamlamıştır. Artık iyi biri olmaya karar verdiğini düşünür, bunun da bir yanılgı olduğunu fark eder. Alan Campbell kendini öldürür.
Kötülükleri unutabileceği ve rahatlayabileceği bir yere gider. Oradaki kadın ona “Güzel Prens” diye seslendiği zaman gemici bir adamı ayağa kaldırır. Bu adam intikam yemini etmiş olan Sibyl Vane’in kardeşidir. Dorian’ı yakalar ve öldüreceğini söyler.
Dorian fazlasıyla korkar ama aklına bir fikir gelir. Ablasının 18 sene önce öldürüldüğünü söyler gemici. O da o kadar yaşlı olmadığını söyler. Adam da doğrular. Gerçekten o kadar yaşlı gözükmüyordur. Bu adam olsa olsa yirmilerindedir. Hatta gemici kendisini suçlar. Dorian ise gözden kaybolur. Fakat oradaki kadınlardan birisi onun yaşının genç olmadığını gemiciye söyler ve gemici de Dorian’ın peşine düşer.
Dorian’ı ölüm korkusu sarar. Yalnız dolaşamayacak hatta neredeyse evden çıkamayacak hale gelir.
Bir gün avlanan bir arkadaşını görür. Arkadaşı tavşanı vurmak isterken bir adamı vurur. Dorian bu adamın gemici olduğunu öğrenir ve içi rahatlar. Artık ölüm korkusu duymasına gerek yoktur.
Portenin lanetli olduğundan emin olur ama. Her şey onun yüzünden olmuştur. Dorian’ın içini gençlik ateşi ondan bürümüştür. Ona bakan bu kötü ve lanetli portreye bir son vermek ister ve eline Basil’i öldürdüğü bıçağı alır ve resme bıçağı saplar.
Evdeki insanlar yukarı odadan bir haykırış ve düşme gürültüsü duyarlar. Yukarı çıkıp baktıklarında buruşuk yaşlı bir adamı kalbinden bıçaklanmış olarak bulurlar. Adamı sadece buruşuk parmaklarındaki bir kaç yüzükten tanırlar..
ELEŞTİRİ
Kitabı son derece beğendim. İnsan yer yer kendisini bulabiliyor. İç sesiyle sohbet ediyormuş gibi hissedebiliyor. Özellikle Lord Henry’nin kısımlarında. Yaptığı metaforlarla okumaya keyif katıyor. Altını çizebilecek ve dönüp defalarca okunabilecek bir çok cümle var. Bir roman olsa da olay örgüsünün yanında insanı düşündüren ve dersler veren bir başucu kitabı.
OSCAR WILDE’IN KİTAP HAKKINDA YAZDIKLARI
Sanatçı güzel şeyler yaratandır. Sanatı göz önüne serip, sanatçıyı gizlemek sanatın amacıdır. Eleştirmen, güzel şeylerden edindiği izlenimi başka bir üsluba ya da yeni bir malzemeye dönüştürendir. En alçak eleştirinin en yüce biçimi özyaşamöyküsüdür. Güzel şeylerde çirkin anlam bulanlar, sevimli olamadan yozlaşmışlardır. Bu bir hatadır. Güzel şeylerde güzel anlamlar bulanlar kültür ve zevkleri gelişmiş kişilerdir. Onlar için umut vardır. Onlar güzel şeylerin salt Güzellik ifade ettiği seçkinlerdir. Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur. Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu. On dokuzuncu yüzyılın realizmden hoşlanmayışı kendi yüzünü aynada görmeyen Caliban’ın öfkesidir. On dokuzuncu yüzyılın romantizmden hoşlanmayışı kendi yüzünü aynada görmeyen Caliban’ın öfkesidir. İnsanoğlunun ahlaksal yaşamı, sanatçının özne-malzemesi olsa da, sanatın ahlaki, kusurlu bir ortamın kusursuz olarak kullanılmasından ibarettir. Hiçbir sanatçı herhangi bir şeyi ispatlamak isteğinde değildir. Doğru olmayan şeyler bile ispatlanabilir. Hiçbir sanatçı etik sempatiler peşinde koşmaz. Sanatçının bu tür eğilimler göstermesi bağışlanmaz bir biçimsel özenti ve abartıdır. Sanatçı hiçbir zaman karamsar ve marazi değildir. Sanatçı her şeyi ifade edebilir. Sanatçı için düşünce ve dil sanatın araçlarıdır. İnsanın kötü huylarıyla erdemleri, sanatçı için bir sanat hammaddesidir. Biçim açısından tüm sanatların en üstün örneği müzisyenin sanatıdır. Duygu yönünden en üstün olansa aktörün sanatıdır. Tüm sanat aynı zamanda hem yüzey hem de simgedir. Yüzeyin altına inen tehlikeyi kabullenir. Simgeyi okumaya kalkan tehlikeyi kabullenir. Sanatın aynasında yansıyan, aslında yaşam değil seyircidir. Bir sanat yapıtı üstüne yürütülen fikirlerin çok çeşitliliği, o yapıtın yeni, karmaşık, canlı ve yaşamsal olduğunu gösterir. Eleştirmenlerin fikirlerinin çeliştiği yerde sanatçı kendi kendisiyle uyum halindedir. Yaptığına hayran kalmadığı sürece insanın; işe yarar bir şey yapması bağışlanabilir; işe yaramaz bir şey yapmanın tek özrüyse ona derinden hayran olmaktır. Sanat tümden kullanım dışıdır.
OSCAR WILDE
KİTABI YAZDIKTAN SONRA OSCAR WILDE’IN YAŞADIKLARINA DAİR BİR ALINTI..
“TOPLUMUN AHLAKA AYKIRI SAYDIĞI KİTAPLAR, TOPLUMA KENDİ AYIBINI GÖSTEREN KİTAPLARDIR..
Hedonist yaşam tarzı, estetiğe ve zevke düşkünlüğü ile döneminin en zeki ve entellektüel sanatçılarından biri olan Oscar wilde, katı ve muhafazakar bir devir olan Viktorya çağı ingilteresinde öyle bir kitap yayınladı ki, üzerinde güneş batmayan imparatorluktaki tüm ahlak anlayışı yeniden sorgulandı. Ahlaksızlığı yücelttiği düşünülen kitap yüzünden oscar wilde, başta yüce kraliçe ve sanat camiası olmak üzere tüm britanyada tepki topladı. KRALİÇE HİÇBİR ŞEYİ AFFETMEZ! Kitap kurguda “lanet” temasının odağında olduğu gibi aynı zamanda hikayedeki lanetini yazarı oscar wilde’a da bulaştırıyor ve ününe ün servetine servet katmasına karşılık yayınlandığı günden ölümüne dek oscar’ın peşini bırakmıyordu. Haftalık mecmualardaki köşe yazılarında sık sık ingilterenin iki yüzlü ahlak anlayışı ve kraliçeyi dengesiz yönetimine dem vuran ve kraliyetin sinsi gözlerinin radarına giren oscar, dorian gray’in portrei ile kum saatini tersine çeviriyordu. Tahtının ufak bir sarsılmasına dahi katlanayamayan kibirli kraliçe istese bir gecede oscar’ı ortadan kaldırabilirdi, ama oscar’ı efsaneleştirmek yerine zalimce bir yola başvurdu! Oyunlarında ve kitaplarında sık sık bahsettiği gibi gerçek hayatında da muazzam bir ihanete uğrayan oscar Önce reading zindanlarında ( ki burda genelde idam mahkumları kalır) 2 yıllık ağırlaştırılmış kürek cezasını çarptırıldı, önce itibarını servetini ve tüm ailesi, dostları hatta soyadını bile kaybeden oscar, tahliyesinden kısa bir süre sonrada sağlığını kaybetmiş, göç etmek zorunda olduğu paristeki ucuz bir otel odasında beş parasız ve sefil bir halde ölü olarak bulunmuştur.”
Her zaman bir blog açıp bir şeyler paylaşma isteğim vardı. Bu; düşünceler olur,insanlara açıkça anlatamadığız şeyler olur,gittiğim gösteriler veya çok güzel geçen günler olur.. Ne olursa işte yazmak istiyordum.
Kitap okumayı severim. Fakat vakit bulmakta son zamanlarda oldukça zorlanıyordum. Hem okuduğumu daha iyi anlayabilmek hem daha çok zevk almak hem de unutmamak için yazmaya karar vemiştim.
Hayatımın gittikçe yoğunlaşması ve başka şeylerin de dahil olmasıyla beraber maalesef ne o kadar kitap okuyabildim ne de okuduğumu sizinle paylaşabildim. Çünkü okuyabilecek kaliteli vakit yakalayamıyordum. İş,okul,sosyalleşme,öğrenme,aktivite derken kitaba sıra gelmedi. Gelse de okumak içimden gelmedi zaman zaman. Düşüncelerim karakterlerle buluşmama izin vermedi. Bölük bölük okuduğumda da bunu doğru düzgün aktaramazdım. Bu yüzden de bir süre ara vermiştim.
Hayat zaman zaman düşündürdü. Yorulduğum çok oldu. Dertler bitmedi. Bu ülkede genç olmanın getirdiği problemler, insanlar, artık istediğimiz amaçlara ulaşmanın gittikçe daha da zorlaşması bitse hadi varoluşsal sancılarımıza ne olacak?
Bu sene kararlıyım. Elimden geldiğince düzenli kitap okuyup burada paylaşacağım. Hem daha çok kitap okumuş olacağım hem de okuduğumun farkında olacağım. Ayrıca sadece kitap yorumuyla sınırlamamaya karar verdim. Bu yüzden beklemede kalın 🙂 xx
Zorlu salgın günlerinde kendimi kitap okumaya daha çok verdim. İnternetten daha önce okumadığım bir dünya olan Eski Türk klasiklerini okumaya karar verdim ve İntibahla başladım.
Öncesinde kitap eski Türkçe içeriyor diye anlamakta zorluk çekeceğimden yada sıkılacağımdan önyargılıydım. Yer yer anlamadığım kelimeler de oldu. (belki benim elimdeki kitaptandır) Çünkü benim okuduğum kitap kalın ve 200 sayfaya yakın fakat ince olanlarını da gördüm. İnce olanın dili nasıl, olay örgüsünden neler çıkarılmış hiç bilmiyorum. Ben okuduğuma göre eleştiri yapacağım. Zaten sonuçta olay örgüsü değişmiyor.
Kitap özeti
Kitabın kahramanı genç, yakışıklı, dünya hakkında son derece saf duyguları olan, tertemiz, çalışkan olan Ali Bey.
Ali Bey aynı zamanda utangaç ve kalabalıklardan hoşlanmayan bir gençtir. Yaşıtları, dostları Çamlıca’da kalabalıkta eğlenmeyi severken o her zaman daha sakin yerlerde olmayı tercih eder.
Ali Bey mesleğinde çok çalışkandır. Fakat babasını kaybettikten sonra durgunlaşır.
Dostları bir gün Ali Bey ile takılmak isterler fakat kalabalık bir gün seçerler.. Ali ise çaresiz kabul eder ama hayatında herşeyi değiştirecek ve bir daha eskiye döndürmeyecek bir gün olacağını nerden bilebilirdi ki?
O dönem gençler büyük bir sahtecilik le, her gün birbirini tekrar eden binbir yalan sözler ve iltifatlarla beraber genç kızları tavlamaya çalışırlar. Fakat bu Ali’nin sadece midesini bulandırır.
Ne var ki yürürken bir kez olsun arkadaşlarının yaptığını denemek ister ve bir arabaya işaret eder. Arabanın içinde nasıl bir kadın olduğunu bilemez ve sürekli onu düşünür. Kafasında binbir türlü yakıştırma yapar ve bu onu heyecanlandırır. Aynı zamanda utandırır.
Çamlıca’ya gider yine. Ve yine aynı arabanın geçtiğini görür. Bu sefer arabanın peşinden koşar. Araba bir yerde durur ve kapısı açılır. İçinden çok güzel bir kadın çıkar ve Ali büyülenir. Aşık olur.
Kadınla münasebetleri günden güne artar. Artık iki aşıktırlar. Kadının adı Mehpeyker.
Mehpeyker ailesinin de ona bahşettiği bir çok ahlaksızlıktan geçmiş, sinsi bir kadındır. Ali’ye iplerin onun elinde olduğu izlenimini verir ama herşeyi aslında Mehpeyker kontrol ediyordur.
Ali ile evlenemeyeceğini üstü kapalı bir şekilde anlatmaya çalışır fakat Ali bozulur. Çünkü daha Mehpeyker’in hayatı hakkında çok bir fikri yoktur.
Bir gün Ali tesadüf eseri Mehpeyker’in nasıl bir kadın olduğunu öğrenir ama aşkı ağır basar. Kadın onu tatlı diliyle yine zehirler. Artık annesine bahane bile bulmamaya başlar. Geceleri Mehpeyker’de kalır.
Annesi Fatma Hanım ise gün geçtikçe daha da şüphelenir oğlunun halinden ve soruşturduğunda Mehpeyker’i öğrenir. Kendisine yediremez. Hemen bir cariye satın alır. Oğlunun mürvetini temiz bir kızla kendi yapmak ister. Gelen cariyenin adı Dilaşupdur.
Dilaşup güzeller güzeli, saf ve tertemiz bir kızdır. Mehpeyker’den bile güzeldir ve dünya iyisidir.
Eski Çamlıca
Bir gün Mehpeyker’in yalısındayken Mehpeyker sanki Ali’yi çok düşünüyormuş gibi muamele yapar ve 3 gün de annesiyle geçirmesi için onu ikna eder ve evine yollar.
Mehpeyker’in birlikte olduğu adamlar dışında başka hiçbir geliri yoktur. Yalısının bile geliri başkası tarafından karşılanır. Abdullah Bey. Çirkin mi çirkin bir tüccardır. Haram para yemekten gözü korkmaz. Son iki senede İstanbul’a çok az gelmiştir ama tam o sıralar İstanbuldadır ve onu görmek ister. Mehpeyker ise Ali’ye sadıktır ve adamı başından savar o güne kadar. Fakat adamın kötü tarafını bildiği için onun da rızasını almak ister. Adamın ona karşı bir zaafı vardır ve Mehpeyker geri çevirmeyeceğinden emindir. Adamın yanına gider.
O sırada Ali evdedir. Annesi Dilaşup ile arasını yapmak için uğraşır fakat Ali’nin gözü Mehpeyker’den başkasını görmez. Annesi en sonunda çıldırır ve herşeyi bildiğini belli ederek Ali’ye laf söyler ve Ali evi terk ederek 3 gün dolmadan Mehpeyker’in yalısına gider.
Mehpeyker geç kalmıştır ve son vapura yetişemez. Mecbur geceyi Abdullah Bey’in yalısına geçirecektir.
Abdullah Bey ile bir anlaşma yaparlar. Altı ay boyunca Mehpeyker’i aşığıyla beraber rahatsız etmeyecektir ve maddi desteğini çekmeyecektir. Mehpeyker gönlünün istediği gibi Ali ile vakit geçirecektir fakat o kadar ayın sonunda Mehpeyker Ali ile ilişkisine son verecektir.
Mehpeyker tereddütsüz kabul eder.
O sırada Ali bütün gece uyumadan Mehpeyker’i bekler. Tüm gece kafasında bir takım şeylerim muhakemesini yapar. Düşündükçe Mehpeyker’in sinsiliğini ve sahteliğini görür. Meğer ne kadar zehirlenmiş Ali’yi. Ne kadar kötü bir kadınmış. Ali ise onun güzelliğinden bu hareketlerini görememiş. Üstelik onun yüzünden annesini de ne kadar üzmüştü.
Sabah ilk vapurla Mehpeyker yalıya gelir ve sevgilisinin kollarına atılmak ister. Yine sözleri ve güzelliğiyle onu zehirleyebileceğini düşünür. Fakat Ali oracıkta ondan ayrılır ve nefret eder.
Ali eve gelir ve annesinin gönlünü alır. Dilaşup’a alıcı gözüyle bakar ve onunla evlenmeyi kabul eder. Artık daha mutlu olduğunu hisseder.
Mehpeyker ise Ali’nin geri döneceğinden emindir. Fakat on gün geçmesine rağmen ses seda yoktur. En sonunda mektup yazar. Ama ilk iki mektubuna cevap gelmez. Son bir kere yazar ve Ali evleneceğini ve artık onu rahatsız etmemesini söyler.
Mehpeyker sinirden ve kıskançlıktan deliye döner. Nasıl böyle bir şey olabilir? Artık intikam ateşi içine düşer ve Dilaşup’u araştırmaya başlar. Onunla bir araya geldiğinde onu ne güzellik ne marifet olarak alt edebilir. Daha da sinirlenir ve kıskançlık ateşi artar. Artık geriye tek bir yol kalır.
Bu konuda Abdullah Bey’den yardım ister. Dilaşup’a bir iftira atarlar ve Ali Bey de inanır.
Bunun siniriyle gidip Dilaşup’u öldüresiye döver ve sinir krizi geçirir. Doktor gelir ve Dilaşup’un evden gitmesi gerektiğini söyler. Fatma Hanım ise ne kadar üzülse de oğlunun sağlığı için cariyeyi satar.
Dilaşup’u Mehpeyker satın alır ve tüm hırsını ondan çıkarır uzun zaman.
O sırada Ali’nin kalbini tekrar kazanmak için uğraşsa da başaramaz. Ali tüm mal varlığını ve annesini de kaybeder. Kendisini içkiye verir.
Bir gün Mehpeyker ve Hırvat hain bir plan yaparlar. Önce Hırvat Dilaşup’un kalbine bıçak saplar. O sırada Ali başkalarına haber verir. Mehpeyker saklanır. Ali ise vicdan azabı çeker. Dilaşup’un suçsuz olduğuna emindir ama iş işten geçmiştir artık. Başında ağlamaya başlar. Fakat o sıra Dilaşup uyanır ve Ali’yi sevdiğini ve ona dargın olmadığını, içinin rahat etmesini söyleyerek vefat eder.
O sırada Mehpeyker saklandığı yerden çıkar. İçinde hala Ali’nin onun olacağına dair bir düşüncesi vardır ve konuşmaya başlar. Fakat işler istediği gibi gitmez ve Ali çıldırır. En sonunda Mehpeyker’in beynine bıçağı saplar.
Abdullah Bey’e inme iner. Dilaşup, Fatma Hanım’ın yanına gömülür. Ali ise hapse girer. Ara sıra haftasonları annesinin ve Dilaşup’un mezarı başında toprağı gözyaşlarıyla sular.
Bir süre sonra, cezası bitince hapisten çıkar fakat sonra en fazla altı ay dayanabilir.
Okuyucunun gözünden
Dil bazen kitaptan koparsa da olay örgüsü çok temiz ve akıcı gidiyor. Başladığımda nasıl ilerlediğimi anlayamadım bile. Sayfa numaraları dikkatimi bile çekmedi. Bir sonraki adımı merak ettim hep. 1 buçuk günde okudum.
Yalan yok kitaba biraz da ince olduğu için başlıyorum. Bir de uzun zamandır Jack London okumamıştım. Fakat kitabın yarısında kitabı aslında daha önceden okuduğumu farkediyorum. Çok saçma. Nasıl olur da okuduğum bir şeyi adını bile hatırlamayacak kadar unutmuş olabilirim? İki seçenek var. Ya kitap akılda kalacak kadar güzel bir kitap değil.(kime göre neye göre?) ya da zihnim o kadar dağınıkmış ki ben sadece okuduğumu sanmışım. Böyle bir kitap için,unutma sıkıntısını yaşıma veriyorum. Bana göre,basit bir hikaye gibi gözükse de,altında son derece derin ve yaşamsal felsefeler yatan bir kitaptı. Neyse çok uzatmadan özet kısmına ve benim kendimce çıkardığım anlamlara geçelim. Kendimce diyorum çünkü belki de yazarın böyle bir alt metin,ana fikir kaygısı yoktu. Belki de o salt hikaye anlatıyordu. Sen ne düşünüyorsun?
ÖZET
Kitap üç ayrı hikayeden oluşuyor. İlk hikaye soğukta hayatta kalmaya çalışan bir adam ile ilgili. Bill adındaki arkadaşıyla kayıp yeri arıyorlar. Ulaşmayı bekledikleri yere gitmek için çabalayıp zor şartlarda ilerliyorlar. İlerlemek için adam sürekli yüklerini azaltıyor. Hava şartları çok kötü kar yağıyor ve dağın etrafında yürüyen bir adam. Yara bere içinde kalmış. Bir gün bileğini burktuğunda arkadaşı Bill arkasına bile bakmadan ilerlemeye devam ediyor. Bir süre sonra gözden kayboluyor ve adam onu bulamıyor. Açlık,soğuk ve zor şartlar baş gösterdiğinde adam arkadaşını umursamayı bırakıyor. Artık onun için önemli olan hayatta kalmak ve gideceği yere ulaşmak. Yükü daha da ağır geliyor, geldikçe bırakıyor ve bıraktıkça hiçbir şeyi kalmamaya başlıyor. Yaralarını battaniyesinden yırttığı parçalarla sarıyor. Susuz kalıyor. Bazen o kadar aç kalıyor ki hiç gücü olmuyor. Serap görüyor belki zaman zaman.
Sürünerek ilerliyor ve bulduğu her şeyi yemeye çalışıyordu. Dış görünüşü gittikçe tuhaflaşmıştı. Korkunç bir şeye benziyordu. Bir yerde bir ceset buldu. Daha doğrusu bir kemik yığını. Bunun arkadaşı Bill olduğunu düşündü fakat önemseyecek durumda da değil. Bir kurt köpeği görüyor o da onun gibi cılız ve halsiz kalmış. O da bir şeyler güçsüz düşsün de yiyeyim diye bakıyor. Adam da köpekte birbirlerinin tökezlemesini bekliyor. Bahar ayı gelmiş karlar ve buzlar erimişti. Adam ilk önce serap gördüğünü düşündü ama hayır değildi. İlerde bir gemi vardı. Kaybolmuş ülkeden umudu kesmişti. Kendisini kurtarması gerekiyordu. Kimi zaman hızlı hızlı kimi zaman sürünerek ilerledi. Kurt ise onu merakla takip ediyordu. Şayet bu kurt kendi gücünde olsaydı adamın kemik yığını orda duruyor olurdu. Adam bir kayalığın oraya yığıldı bir ara. Kurt ise bunu fırsat bilip adamın üzerine çullandı ve boğuşmaya başladılar. Kurt adamın boğazını yakalamaya çalışıyordu. Yakaladığı anda adam da kurdun boğazına dişlerini geçirdi. En sonunda adamın ağzına sıcak bir şeyler aktı. Bu savaşın galibi o olmuştu ve hayatta kalmıştı.
HİKAYENİN SONU
Adam gemiye ulaşıyor fakat baygınlık geçiriyor. Hastanede gözlerini açıyor. Bir süre sürekli aç kalma korkusuyla yaşıyor. Tıka basa doysa da bir süre bu his geçmiyor. Sürekli ceplerine yiyecekler saklıyor. Bir süre geçtikten sonra hayata adapte olup normale dönüyor.
İKİNCİ HİKAYE
İkinci hikaye ise Buck adındaki bir köpeğin başından geçen olayları konu alıyor. Buck bir yargıç köpeği. Güneyde yargıcın yanında rahat bir şekilde hayatını sürdürüp yargıcın torunlarıyla ilgilenip,avlarda yargıcın yanında bulunuyordu.
Bir gün yargıç hiç görmediği adamlarla anlaştı ve Buck’ın hayatı geri dönmeksizin değişti.
Kırmızı kazaklı adam şiddet yanlısıydı. Buck’ın gururu kırılıyordu. Asil bir köpekti. Rahata alışkındı ve hiç hakketmediği (aslında neredeyse hiçbir canlının hakketmediği) hareketler görüyordu. Yargıç ona hiç böyle davranmıyordu.
Direnmeye başladı fakat işe yaramadı. Direndiğinde sopa yedi. Ona hak vermiyordu. Ondan yana değildi. Fakat onu dinlemek zorundaydı. Çünkü elinde sopa vardı. Kırmızı kazaklı eli sopalı adamı dinlemek zorundaydı. Onun dediği kanundu. Kapatıldıkları yerde onun gibi bir sürü köpek vardı ve her gün yenileri ekleniyordu.
Kırmızı kazaklı adam bir gün birileriyle konuştu. Konuşmanın ve alışverişin sonunda o ve iki arkadaşı bilmedikleri iki adamın yanında yola çıktılar. Bu adamlar kırmızı kazaklı adama göre daha sevecenlerdi. Buck için asıl macera şimdi başlıyordu.
Buck artık bir kızak köpeği olmuştur. Tabi hemen değil. O güneyliydi ve rahatına düşkündü. Vücudu bile bu iş için uygun değildi. Ondan önce orda olan Eskimo köpeklerine merakla bakıyordu. Beraber getirildiği iki arkadaşından biri sıcakkanlı bir şekilde yaklaşınca bunu tehdit olarak algılamışlar ve iki dakika içerisinde köpekten geriye pek bir şey bırakmamışlardı. Buck alışmasının çok zor olacağının farkındaydı. Spitz, Solleks ve Dave isminde köpeklerin de bulunduğu bir gruptaydı. Solleks ve Dave yerlerinden kalkmayı çok sevmeyen uyuşuk köpeklerdi. Solleks’in sol gözü kördü. Spitz ise çok sinsi bir köpekti fakat takım lideri oydu. Çünkü uzun zaman farklı farklı yerlerde kızak çekmişti ve bir sürü köpekle dövüşmüştü. Lider olmaktan gurur duyuyor ve üstünlük taslıyordu.
Buck ilk başta ortama uyumsuz olsa da çok zeki bir köpekti ve her şeyi hızlıca anlıyordu. Soğuktan donduğu bir gece arkadaşlarının karın içinde uyuduğunu görünce öyle yapmaya başladı. Kasları kemikleri gittikçe daha da güçleniyordu. Eskimo köpekleri alışkın oldukları için daha az yiyecekle ayakta kalabiliyorlardı fakat bu Buck ve diğerleri için mümkün değildi. Bir gün Spitz’in yiyecek çaldığını görüp onu kınıyor ama daha sonra aynı hareketi o da yapmak zorunda kalıyor. Suç saf bir köpeğe kalıyor hep. Kötü bir şey bu ama kendisine engel olamıyor. Demek ki doğanın kanunu bu diyor. Asil olarak hayatta kalamam diyor.
Çok zeki bir köpek demiştim. Dave ve Solleks ona kızak çekmekte yardımcı oluyorlar. Hata yaptığında dişlerini geçirerek uyarıyorlar onu. Dave ve Solleks son derece uyuşuk,isteksiz görünen iki köpek. Fakat iş kızak çekmeye gelince bir anda neşeleniyorlar ve bunu bir gurur meselesi olarak görüyorlar.
Buck zeki bir köpek olduğundan ve artık yaşama amacını bulduğundan dolayı dikkat çekiyordu. Spitz ile sürekli çekişiyorlardı. Spitz yerini kaybetmek istemediği iiçin Buck ise lider olmak istediği için o büyük günü kolluyorlardı. İkisi bir gün savaşacak ve bir kişi galip gelecekti. Zaten grupta iki lider fazlaydı.
Savaştıkları gün galip gelen Buck oldu. Grup tekrardan eskisi gibi enerjik oldu. Fakat işleri bittiğinde köpekler başka birilerine satıldı. Ve onlar-üç kişiydiler- bilgisizliklerinden dolayı, yorgun olan köpekleri iyice yordular. Hor kullanıp,canlarını iyice yaktılar. Her şeyi bildiğini sanan küstah bir aileydi ve kızak hakkında hiç bilgileri yoktu. Yeni köpekler gitti,eskilerin bazıları öldü. Köpekler iyice yoruldu ve bitkin düştüler.
Buck da günden güne eridi. Aç kalıyordu,üzülüyordu, yaşadığı hakketmediği şeyler gururunu kırıyordu.
Günlerden bir gün Buck isyan etti ve sopaya karşı bile kılını kıpırdatmadı ve şiddet görmeye başladı. Daha sonra John Thornton onu bu zalim insanların elinden zorla kurtardı. Zaten birkaç dakika sonra bu zalim,tuhaf,bilgisiz aile ve zavallı birkaç köpek buzun kırılmasıyla suya gömüldüler.
Buck’ın bundan sonraki hayatı John Thornton’la geçmeye başladı. Ona büyük saygı ve sevgi duymaya başladı. O ne derse yapıyor sadece onun sözünü dinliyordu. Yargıçtan bile göremediği saf sevgiydi bu. Hatta onun için bir keresinde 500 kilo yük bile taşıdı. Ona zarar vermeye kalkanların canına okuyordu.
Bir gün yolda,kamp attıkları yerde Buck içinde vahşi doğanın çağrısını duyuyordu. Onu orada tutan tek şey John Thornton’du. Bir kurtla arkadaş olup onunla günler geçirdi fakat sahibini özlemişti. Hayatı hakkında ikilemdeydi. O artık eski uslu evcil güneyli köpek değildi. Kanında vahşet vardı. Sahibinin yanına döndü.
Ormanın içinde o ulumaları duyuyordu hep. Bir gün tekrar gitti fakat döndüğünde acıyla karşılaştı. John Thornton, diğer köpekler,diğerleri ölmüştü. Çevredeki kabile onları öldürmüştü. Buck öcünü almaya yemin etti. Ve aldı da. Kabileden olan neredeyse herkesi parçaladı. Ve ormana diğer kurt kardeşlerinin yanına gitti. Efsanesi ise dillerden dillere dolaştı. Ara sıra uluması duyuluyormuş.
Diğer hikayeyi açıkçası okudum ama pek anlamadım onu tekrar okuyacağım.
ELEŞTİRİ
Kitap üç kısa hikayeden oluşuyor. İlk başta üç hikaye bağlantılı sandım ama değilmiş. Yazar en çok Buck’ın hikayesine değinmiş. Açıkçası benim için en akıcı geçen de oydu. Sürekli kafamda ilk hikayeyle bağlantısı var mı diye düşündüm. Neredeyse sonuna kadar anlamadım hatta.
Hikayeler belli bir alt metinle mi yazılmıştı bilemiyorum ama ben kendime göre alt metinler çıkardım. Kişiden kişiye değişebilecek şeyler var bu kitapta. Yani bana yanlış gelen şeylerin dersini veriyor fakat bu herkese yanlış gelen bir şey olmayabilir. O kişiler için birer ders olmayabilir.
Kitap inceydi ve akıcıydı. Hızlı okunursa bir günde bile bitebilir. Alakasız olabilir ama köpeklerin doğasını anlamak için de güzel bir kitap bence. Onlara yapılan davranışları onların gözünden görmek gibi. Yazar bunu bize çok iyi aktarmış. Yani iyi gözlem yapmış. Zaten Beyaz Diş kitabından da anlıyoruz. Okunabilir,akıcı ve sürükleyici bir kitap.
Bu kitabı da arkadaşlığımın kitaplığından aldım. Arkadaşlar bu konuda gerçekten çok işe yarayabiliyor. Özellikle geniş içerikli kitaplıkları varsa. Önümde bir sürü kitap vardı ben de karar vermeye çalışıyordum. Karıştırdım karıştırdım. İki kitap aldım. Biri bu kitaptı. Dış kapağı güzel duruyordu. Aslında ilk başta alıp almamakta kararsız kaldım. Romanvari gerçek bilgilerden oluşmayan kitaplardan uzak durmaya karar vermiştim bir süre. Kitabı kurmaca anılardan oluşan bir şey sanmıştım ama fazla yanılmışım. Tamamen gerçeklerden oluşan, olayın en içinden gelen bir kitapmış. Yeri geldi duygulandığım yeri geldi vay be dediğim bir kitaptı.
ÖZET
Kitap anlatıcı Anne Frank’in anı defterinden oluşuyor. Genç bir kızın gün içerisindeki yaşadıkları ve hislerini onun ağzından duyuyoruz direkt. Frank ailesi Nazi dönemi Hollanda’da yaşayan yahudi bir ailedir. Anne anı defterine hayatı henüz bu sıkıntılardan etkilenmeden başlar. Okula gider gelir dönem genç-çocuk ilişkilerini anlatır. Bu süre zarfında tehlike onlar için iyice yaklaşır. Anne ve ailesi de büyük tehlike içerisindedir. En sonunda o gün gelir. Evlerine çağırılma mektubu gelir. Ve başka yol yoktur. Artık orda duramazlar. Bir gecede önceden hazırladıkları sığınağa taşınırlar. Ve Anne’nin yeni hayatı başlar. Frank ailesi Van Daan’larla beraber arka evde yaşamaya başlar. Arka ev dışardan bakılınca anlaşılamayacak bir sığınak olarak tasarlanmıştır. Bir ofisin arkasındadır. Ofisteki çoğu insanın bile haberi yok. Bir ev ve iki aile. Kaçak bir yaşam sürüyorlar. Dışarı çıkmak yok. Gün içerisinde sessiz olmaya dikkat etmek zorundalar. Duş ve tuvalet sıkıntıları. Bu iki aile tam bir hapis hayatı yaşamaya başlıyorlar. En kötüsü bu askerlerin bir gün onları bulabileceği korkusu. Bu iki aile onlara dışardan yardım eden birkaç kişiyle beraber dışardan izole yaşamaktadırlar. İlk günler pek sıkıntı yokken sonraki günler bir de Dussel’in katılmasıyla iyice can sıkıcı hal almaya başlar. Bu sekiz kişi zamanla hem aile olurlar hem de hiç kişisel alanları kalmadığından birbirlerine tahammülleri iyice azalır. Anne annesinin onu anlamamasından dert yanar kitapta. Ablasıyla bazı zamanlar anlaşır bazı zamanlar anlaşmaz. En çok babasıyla anlaşır fakat genç kız olduğu dönemden sonra babasıyla da biraz uzaklaşır. Çocukken olan o hazır cevaplılık ve neşelilik ergenlik döneminde biraz karamsarlığa dönüşür hem de daha oturaklı olmaya başlar. Git gide azalan imkanlar hayatlarını zorlar ama arka ev insanları asla vazgeçmez. Sürekli eğitimle kendilerini geliştirmeye çalışırlar. Van Daanlar ve Dussel’le hayat çok zor geçer. Çünkü evdeki herkes farklı insanlardır. Anne bayan van Daan’ın bütün gün sızlanmasından Dussel’in bencilliğinden çok sıkılır. Savaşın gittikçe yayılmasıyla ev halkının korkuları gittikçe artar. İmkanlar gittikçe kötüleşir. Ama arka evin umudu hiç bitmez. Zafer yakındır. Ezilen bu Yahudi aileleri bir gün refaha kavuşacaklardır. Anne dışarıdaki onun kadar şanslı olmayan diğer insanlar için çok üzülüyor. Ama birazcık dışarıda gökyüzüne karşı özgürce dolaşmanın özlemini duymaktadır. Zamanla büyüyen ve genç kız olan Anne’in hisleri de gittikçe değişir. Sevgiye ve anlayışa daha çok muhtaçtır. Daha önce ona uyuz ve sessiz görünen Peter van Daan artık daha çekici gelmeye başlar. Peter sessiz ve utangaç bir çocuk. Her şeyi içinde yaşıyor ve Anne ona yardım etmek istiyor. Gittikçe ona karşı olan hisleri daha da kuvvetleniyor ve ona kapılıyor. Anne Peter’e,Peter de Anne’e aşık olur. O dönem radyolarda çağrıda bulunurlar. Bu süreçte halkın elindeki bütün dökümanları getirmelerini isterler. Anne ise hatıra defteri Kitty’nin bir gün kitap olacağı hayalini kurar ve umut etmeyi hiç bırakmaz.
SONA DOĞRU Kitabı okumak istiyorsanız ama önemli yerlerini kitaptan öğrenmek istiyorsanız bu bölümü geçmenizi öneririm!!
Anı defterinin son günü 1 Ağustos. Anne kafası karışık bir halde hayatla ilgili düşüncelerini son kez yazar. Ve anı defteri orada son bulur. Sonrasında okuyucunun karşısına son söz diye bir bölüm çıkar. Bu bölüm de arka ev sakinlerine neler olduğunu anlatıyor çünkü olan şeylerle o günden sonra o hatıra defteri bir daha hiç yazılamadı. O günden sonra askerler bir ihbarla -depo görevlisi olduğu düşünülüyor- arka evi basıyorlar ve orada yaşayan sekiz kişi ve onlara yardım eden üç kişiyi tutukluyorlar. Ve toplama kamplarına yolluyorlar. Herkes bir yerlere sürülüyor ve bundan iki yıl sonra Anne ve ablası Auschwitz’de salgın hastalıktan dolayı hayatını kaybediyor. Aileden sağ kalan tek kişi Anne’in babası Otto Frank oluyor kamptan kaçarak ve kendisini kızının hatıra defterini kitap yapmak için adıyor.
✎OKUYUCU GÖZÜNDEN✎ İlk başta düşündüğüm gibi basit bir kitap değilmiş. Derin gidiyor. En iyisi de gerçekten yaşayan birinden o günlere dair şeyler bulmam oldu. Bazen 1940larda böyle şeyler yaşayan bir kızla aynı şeyleri düşündüğümde duygulandığım oldu. Hatta bir ara ara verdim sırf bu yüzden. Kitap şuan bile bazı ülkelerde bazı insanların elinden alınan yaşama haklarıyla neler çektiklerini anlamamızı sağlıyor. Kitabı babasının düzenlemeleriyle ve bazı yerlerin çıkarılmasıyla okuyoruz. Fakat bunun çokta adil olduğunu düşünmüyorum. Belki de Anne Frank orda yazan herşeyi okumamızı isterdi. Fakat saygı duymak lazım. Yine de herkesin alıp okuması gereken bir kitap. Belki içinde vicdan eksikliği olan insanlarda biraz empati duygusu yaratır.
“Bahçedeki bir çiçek manzarasının dünya üzerindeki en iyi ilaç olduğuna inanıyorum ,”dedi .” Fikrime katılmıyor musun?”
David Gurney emekli olmuş başarılı bir dedektiftir. Meslek hayatı boyunca hatırı sayılır olaylar çözdüğünden dolayı ismi çok kişinin hafızasında yer edinmiştir. Kitap her ne kadar Dave’in hayatı üzerinden yürüse de aslında bir cinayet serisi aydınlatma serüvenidir. Eski bir arkadaşı olan Mark Mellery ile üniversite bittiğinden beri görüşmeyen Dave ondan bir telefon alır. Şaşırsa da devamını dinler ve nedenini anlar. Mellery hayat çizgisini çok farklı yöne götürmüş,başarılı ve zengin bir adamdır. Bir gün posta kutusuna bir mektup bırakılır. “Aklından herhangi bir sayı tut. 1 ila 1000 arasında bir sayı.” Mellery öylesine “658” sayısını tutar ciddiye almadan. Not şöyle devam eder. “Sırlarını nasıl bildiğimi göreceksin.. Küçük zarfı aç.” “Aldıklarını geri vereceksin Vermiş olduklarını aldığın zaman. Biliyorum ne düşündüğünü, Ne zaman uyuduğunu, Nereye gittiğini, Nereye gideceğini. Seninle bir randevumuz var, Bay 658.”
Mellery şok olur ve korkar. Bu yabancı aklından geçen bu herhangi sayıyı nasıl bilebilmişti? İmkansız. Eski dostu, başarılı emekli dedektif Dave’den bu yüzden yardım ister ve yüzyüze görüşme talep eder. Hem onun çözebileceğini düşündüğü için hem de olayın yayılmaması için bu seçeneği tercih eder. Çünkü Mark’ın bir ruhani yenileme enstitüsü vardır ve polisi bu işe karıştırmak istemez. Dave istemese de kıramaz. Artık dedektiflik günlerini geri bırakıp karısı Madeleine ile birlikte kırsala taşınıp daha sakin bir hayat sürmeye başlar. Karısının da isteği budur. Dedektifliğin getirdiği tehlikeyi bırakmak,huzurlu günler yaşamak ve geçmişte yaşadığı sıkıntıları bu şekilde atlatabileceklerini düşünmesinden kaynaklı. Fakat Dave’in içindeki o macera ateşi, soru duvarlarının ardında bulunan cevaplara ulaşma isteği hiç sönmemiştir. Ve gittikçe daha da içine çekecektir. İlk gelen mektubun kimden geldiği belli değil sadece yazdığı notun altında “X.ARYBDİS” yazar. Bu kim? Yada bu isim nasıl bir şifre?
✠✠✠ Yollayan kişi sayıyı doğru tahmin etmişse Mark’ın 289,87 doları nakit veya kişisel çek olarak gönderebileceğini belirtir. Ve bir adres verir. Verdiği çek adresten yanlış yolladığı için geri döner. Ev Gregory Dermott adındaki birine aittir. Evinin bir yerinde güvenlik sistemleri işini yapan kendi halinde bir adam ve o da korkar. Aslında Dave bu bilgiye iki veya üçüncü cinayetten sonra Gregory’nin ona ulaşması sayesinde öğrenir. Adam posta kutusuna sürekli böyle şeyler yollandığından ama ona ait olmadığı için geri yolladığından bahseder. Bu olay çok tuhaf olduğundan dolayı hem korkar hem de aydınlatılmasını ister. Mark Dave’i kaldığı malikaneye davet eder. Dave Mark’ı o zaman daha iyi anlar çünkü adam hastalarıyla birebir iletişim içindedir. Bu olay yayılırsa itibarı zedelenebilir ve hastaları veya hasta yakınları da onu istemeyebilirdi. Mellery ve David otururlerken sekreter içeri gelir ve haber verir. Katil yolladığı bir şiirle telefondan açıkça tehdit edip akşam arayacağını söylemiştir. Mark Dave de duysun diye konferans yapmak ister. Gece arayan katil aklından bir sayı tutmasını ve posta kutusuna bakmasını ister. Zarfta 19 yazıyordur. Katil yine bilmiştir. Fakat Dave iki sayı arasında hiçbir bağlantı bulamaz. O zaman nasıl bilebilir ki? David olay üzerine düşündüğü sırada Madeleine Mark’ın öldüğü haberini verir. David şok olur ama olay yerine gider. Jack Hardwick Dave’in eski mesai arkadaşıdır. Dave ona tüm bildiklerini anlatır. Mark’ın cesedi karların üstündedir. Önce boğazından vurulup sonra viski şişesiyle boğazı birçok kez kesilmiş.katil nasıl bir sapkındı ki vurup öldürdükten sonra birde viski şişesiyle boğazını parçalamış olsun? Botun oluşturduğu ayak izleri ormana doğru giden yolda bir süre sonra biter. Sanki katil o ara buharlaşıp yok olmuş gibi. İleri bakıldığında botlar ağaca asılı şekilde bulunur. Mellery’nin karısı bitkin haldedir. Gece sadece küçük bir ses duyduklarını söylerler. Ee bu da silah sesi olamaz. Karların arasında bir sandalye bulurlar. Ve kaz tüyleri de silahın sesinin neden çıkmadığını gösterir. Bulunan sandalyenin yanında bir de sigara izmaritleri bulunur. Yani katil bunu uzun zamandır planlamış , eve rahat bir şekilde gelip cinayeti işleyip bir de sigara keyfi yapmıştır. Katil Mark’ın cesedinin üzerine bir not koymuştur..
Böylece artık polis devrededir ve Dave’in de onlarla iş birliği yapmasını ister. Her ne kadar karısı bu durumdan hoşnut olmayacak olsa da bu olay ciddidir. Madeleine içinde atlatamadığı buhranları olmasının yanında eşiyle birlikte sakin bir evlilik hayatı ister. Güven dolu. İçten içe yalnız bir kadındır. Fakat zeki bir kadındır ve Dave onun zekasına güvenerek ondan olay hakkında fikirler alır. X.ARYBDİS ismi hakkında teoriler ortaya koyar. “ch” şeklinde okunan X harfi üzerine birşeyler yürütür ve “Charbydis” e ulaşır. Charbydis mitolojik bir şeydir ve Scylla sonucuna bakar. Kötü bir şeydir. Ayak izlerinin nasıl bir anda kesildiğiyle ilgili ise değişik teoriler vardır. Katilin ters ters yürümediği konusunda hem fikirler. Çünkü ona dair herhangi bir sapma oynama yok. İzlerin üstünden yürümüş olsa izler bozulurdu. Madeleine ise “ayakkabının tabanının altına aynı başka ayakkabının tabanını kesip yapıştırmış olabilir kafa karıştırmak amacıyla” diyerek bu kısmı çözer. Başka cinayetlerde işlenip olay bir seriye dönünce ve geniş bir alana yayılınca ilgilenen polis sayısı artar. Dave sürekli düşünür fakat kurbanlar arasında pek bağlantı bulamaz. Normalde seri cinayetlerde kurbanların en az bir ortak noktası olur ve kurbanın sıkıntılarıyla alakalı işlenen cinayetlerdir. Genelde keyfi yapılan bir aktivite değil. Tek istediği artık daha fazla cinayet işlenmeden bu olayın çözülmesidir.
ϟOLAYIN ÇÖZÜMLENMESİϟ
Hikaye anlatımını çok uzatmak istemedim çünkü ilgileniyorsanız zaten okumak istediğiniz için olduğunu düşünüyorum.Kitabın küçük bir özetini çıkardım. Kitabı okumak istiyorsanız ama önemli yerlerini kitaptan öğrenmek istiyorsanız bu bölümü geçmenizi öneririm!! …………..
Katil seneler öncenin mağduru aslında. Polis olan babası seneler önce katil küçük bir çocukken gözlerinin önünde viski şişesiyle annesinin boğazını keser ve ortadan kaybolur.Katil çocukluğunu yurtta geçirir.Annesi ise bakım evinde. Zaten katilin asıl probleminin polislerle olduğu anlaşılıyor ve polislerle baya bir uğraşıyor. Öldürdüğü insanlar onun için nefretini haykırmak için ve polislerle uğraşmak için bir paravan. Dave katille veya hayatıyla bir kumar oynamaya karar verir. Amacı katili avlamaktır. Bunun için kendisini yem olarak kullanır. Çok tehlikeli bir karar olmasının yanı sıra işe yarama ihtimali olan bir fikirdir. Gregory’nin evindeyken ve etrafta polis yokken Gregory bodrum katından ses geldiğini söyler ve Dave ile oraya giderler.Dave içeri girdiğinde yatan yaşlı kadını götürür. Cam ayakkabılar da oradadır. Sonra kapı üzerlerine kapanır ve Gregory viski şişesini de hazırlar. Oda tamamaen bunun için hazırlanmıştır.
✎OKUYUCU GÖZÜNDEN✎ Kalın bir kitap olmasına rağmen akıcı gitti. Olay örgüsünde pek kopukluk yoktu. Yazarın henüz sadece bu kitabını okudum. Ama adamın eşiyle ilgili sıkıntılarına ve diğer kadın olayına daha çok yer verebilirlerdi. Sonunda devasa şaşırtıcı bir sürpriz beklemiştim. Yani aa bu benim aklıma nasıl gelmez türevi bir şey. Katilin Gregory olması bir sürpriz tabi ama çok şaşırtmadı. Katilin adamın aklından geçeni bilmesi için evini dinlemesi,olasılıklar veya medyumluk türevi şeyler beklemiştim ama olay basit düşünmekteymiş. Amacı gerçekleşsin diye tuzağına kim düşerseymiş meğer. Sade, hoş bildiğimiz polisiye hikayelerin bulmaca çözme hengamesinden uzak. Dave’in kendisini kaçsa,emekli olsa bile yine dedektifliğin içinde bulmasını “ne kadar kaçarsan kaç,seviyorsan ve bu senin kaderinse o senin hayatına gelir” sözüyle tamamlayabilir miyiz? 🙂